31 Ağustos 2012 Cuma

Kemerhisar Bahçeleri

Ankara'ya dönmeme bir hafta kaldı. Bu durumdan hem mutlu, hem de mutsuzum. Mutluyum çünkü yazın genelde sıkılıyorum, burada yapacak bir şey yok, oradaki özgürlüğümü de özledim açıkçası. Mutsuzum çünkü dersler gözümü çok korkutuyor.
Geçen sene her şeyi son dakikaya bırakıp final dönemi sıkıştım. Sürekli gergindim; bütünlemeye kalma korkusu içerisinde, derslerin psikolojik, çantamdaki kitaplarınsa fiziksel ağırlığı altında ezilerek her gün ÇS(çalışma salonu) yollarını arşınladım durdum. Neyse ki büte kalmadım, ama etkileri hala sürüyor işte.
Neyse, öyle ya da böyle başlayacak bu okul. En iyisi ben şimdiden etkinliklere göz gezdireyim.
Şimdiden birkaç tane buldum katılacak. Goran Bregoviç, Levent Yüksel ve Sezen Aksu konserlerini gözüme kestirdim. Devlet Tiyatrosu'nun sitesine ise sürekli bakıyorum. Geçen sene yapılan değişiklikler neticesinde son durum ne olacak bilmiyorum ama, umarım ben ve tüm tiyatroseverler tiyatro zevkimizden mahrum kalmayız.
Bizim buralarda Kemerhisar adlı güzel bir kasaba var. Sevgili ilkokul öğretmenimiz emekliliğinden sonra yaz dönemi memleketi olan burada yaşamaya başladı. Biz de birkaç arkadaş bugün onu ziyarete gittik. 
Tatlı tatlı sohbet ettik, geçmişten bahsettik, eski fotoğraflara bakıp şaşırdık, eğlenceli bir gün geçirdik.
Bahçe içinde çok güzel bir ev yaptırmışlar, özellikle teras/balkonlarına bayıldım. 
Bahçenin çok çok ufak bir kesiti..Besledikleri kedi Fırfır da bana kendini sevdirmedi, aşk olsun Fırfır!
Bu arada blogumun saati benden yaklaşık 10 saat geride. Nasıl düzeltirim pek fikrim yok açıkçası. Saat dilimini değiştirmem gerekiyor ama acaba hangisi biziz?

28 Ağustos 2012 Salı

Üşengeçlik

Üşengeçlik denizinin dibinde yüzüyorum. 
Her şeye üşeniyorum. 
Sabah yüzümü yıkamaktan tutun da kalkıp su almaya kadar..
En çok da bir şeyler yazmaya üşeniyorum. Filmler izledim, kitaplar okudum, bir yerlere gittim ama onları anlatmak bana çok zor geliyor şu anda.
En kısa zamanda kendimi toparlayıp -ne yaptığımı unutmazsam- yazılarımı yazacağım.
Bu arada bugün balkonda ilk defa üşüdüm ve bu durumdan çok memnunum. Havalar soğuyor yaşasın :)

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bir Dişçi Macerası, The Dark Knight Rises

Yirmilik dişlerim yaz başından beri beni rahat bırakmadı. Bir sağ bir sol, bazen ikisi birden ağrıdı durdu. Verdikleri mesaj açıktı: yerimiz dar! Eh ben de onları ve kendimi bu ızdıraptan kurtarayım dedim, bizim burada çekilmediğinden vurdum kendimi Kayseri'ye.
Sağ taraftaki dişlerim çekildi ve ben kanımla baş başa kaldım! Doktor yarım saat demesine rağmen gazlı bezi değiştirerek iki saat ısırdım, yine de o rahatsızlık hissi gitmedi. Ağzının içindeki özgürlük bitiyor, çok kötü. Oraya dilini değdiremezsin, şöyle ağzındaki her şeyi tüküremezsin -emiyorsun çünkü o zaman, yaran kapanmıyor-, tüküremediğinden biriken kanları sürekli yutuyorsun, kısacası zor bu iş zor.
Şanslıydım, dişlerim kolayca çekildi, şişme falan da yapmadı. Rahat geçiriyorum nekahat dönemimi. Dört gün oldu çekileli, eskisi kadar rahat olamasam da şu an gayet iyi durumda. Yiyecek konusunda hiç sıkıntı yaşamadım, ertesi gün patlamış mısır bile yedim. Ona da ayrı şaşırdım, çünkü bir arkadaşım neredeyse bir hafta sadece çorba ve meyve suyuyla beslenmişti.
8'i yani çarşamba dişim çekildi, ufak bir çürük varmış onu da 10'unda yaptılar. Kayseri'de kaldığım süre boyunca çok dışarı çıkmadım, genelde evde dayımın eşiyle vakit geçirdik. İftarımızı yaptık, bir gün de sosyete pazarına gittik.
Akşamları dayımla bisiklete bindik. Kendisi bisiklet tutkunu bir insan, bana da şikayetlerime aldırmadan uzun uzun Talas turu attırdı. Sevgili kardeşim benim eski onun şimdiki bisikletini hunharca kullandığı için güzelim bisikletim artık bir gazi, sürdükçe zincir sesleri çıkaran yaralı bir kuş. Öyle olmasa bu bisiklet işini evde de devam ettirmek isterdim aslında, hoşuma gitti baya.
Onun dışında dayım da yengem de akademisyen olduğundan, onlarla oturup akademisyenlikten bahsettik. Koskocaman bilgi denizinde boğulmadan nasıl okumalı, işe nereden başlamalı, hangi konularda çalışma yapılmalı gibi şeyleri tartıştık. Onlarla bir araya gelince hep bilimsel damarım kabarıyor. Kendimi çalışmalar yaparken, o kongreden bu kongreye koştururken görüyorum. Tabi bunun için şimdiden bir şeyler yapmak lazım. Yazın kalanı için kendime birkaç hedef belirledim. Üçe geçmiş bir tıp öğrencisi olarak, sene içinde pek faydalanmadığım Guyton Fizyoloji'mi açıp kitap gibi okumaya karar verdim. Bir de makale okumak çok önemli, yavaştan makale okumaya başlamak istiyorum. Pubmed karıştıracağım biraz. Umarım havada asılı kalmaz bu hedefler.
Yalnız öyle bir yazdım ki şu kıytırık seyahati..
Ee doğal, benim de tekdüze hayatıma heyecan katan bu ufak olay oldu.
Neyse, sızlanmaya başlamadan asıl amacıma geçiyorum. Bir gün de sinemaya gittik kuzenimle. The Dark Knight Rises.
Batman, sevgili Batman.. Sen bunca yıldır süper kahramanlar arasında en az ilgilendiğim ikinci isimdin(ilki Superman). Ama sana haksızlık etmişim. Hem de feci haksızlık etmişim. Sen ne karizmatik, ne müthiş bir kahramanmışsın öyle. Gerçi karizmatikliğinin kaynağı pek sevgili Christopher Nolan da olabilir, bilemiyorum :)
Şimdiye kadar izlediğim ilk Batman filmi bu oldu. Film görsel açıdan müthiş. Neredeyse tüm karakterler bana tanıdıktı, bu da demek oluyor ki hepsi çok ünlü kişilerdi. Çünkü ben az sayıda oyuncu biliyorum. Spoiler başlıyor.
Gelelim hikayemize.. Önceki filmleri izlemediğimden filmde anlatılan ve kuzenimden aldığım bilgiler doğrultusunda konuşuyorum. Harvey Dent'in suçlarını üstlenen Batman yakalandığı an tutuklanacaktır. Zaten aradan geçen sekiz senede ortaya çıkmamıştır. Bruce Wayne malikanesinden hiç çıkmamaktadır, sözde iyi adam Harvey Dent sayesinde yapılan yasa ile Gotham artık suçlardan arınmış bir şehirdir. Ta ki ağzında maskesiyle Bane gelene kadar. Kendisi sempatik insan Tom Hardy tarafından canlandırılmakta.
Filmin başındaki uçak sahneleri etkileyici olduğu kadar saçma da. Belki ben cahilimdir ama bir CIA uçağı başka bir uçağı fark etmeliydi diye düşünüyorum. Bir de sevgili Bane, o kadar sadık intihar komandolarını nereden buldun Allah aşkına? Ben de istiyorum o kadar sadık adamlar. Gerçi sen de sadık bir intihar komandosuymuşsun, sonradan öğrendik.
Ah Catwoman ah. Salak mısın nesin anlamadım ki. Git Bruce Wayne'in parmak izlerini hiç uğruna sat. Sonra hiç utanma, yine ihanet et bu sefer koskoca Batman'i sat. Gel daha salak salak meydan oku. İki adam dövüyorsun diye kendini bir halt sanıyorsun, pis hırsızın tekisin sen. Filmin sonlarına doğru patlattığın arabalardan örülmüş duvarı herkes patlatabilirdi. Sırf sen rol kes diye sana yaptırdılar haberin olsun. Bu arada Anna Hathaway'in duruşu kötüymüş. Yeni fark ettim. Hafif kamburumsu bir duruşu var.
Miranda, seni filmin başında sevmiştim. Fakat sen de amaçsızca kötülük yapanlardanmışsın, gözümden düştün. Meğersem şu an adını hatırlayamadığım, ama Gölgeler Birliği'nin başı olan babanın izinden gitmek istemekteymişsin. Yani amacın Gotham'ı yok etmekmiş. Yalnız bir şey diyeyim, ölümün pek kıytırıktı. Valla Yeşilçam filmlerinde bile daha iyi ölüyordu aktristlerimiz.
Joseph Gordon-Levitt'i pek severim, canlandırdığı karakteri de pek sevdim. Ben anlamamıştım ama, Ekşisözlük'ten okuduğumdan anladığım kadarıyla Robin'miş kendisi. Batman mağarasını verdi ona, mirası devraldı. Yalnız Bruce Wayne zenginliği olmadan Batman'lik işi nasıl olacak, onu merak etmedim değil.
Gordon, tam bir başkomiser adı. Sevgili Gary Oldman pek güzel oynamış Gordon'ı.
Christian Bale, çok karizmatiksin söyleyeyim. O konuşman da pek ilginç, sanki ağzında çakıl taşları varmış gibi kapalı kapalı. Oscar'ı aldığın The Fighter'ı da izleme listeme ekledim.
Son olarak, filmdeki oyuncuların yarısı Inception'da da oynuyordu. Gözlerim Leonardo'yu da aramadı değil :P
Ne kadar uzun bir yazı oldu. Zaten üç günde ancak yazdım. Bitirdiğime göre, şimdi gidip kardeşimle Batman Begins'i izleyebilirim.


4 Ağustos 2012 Cumartesi

Catching Fire, Mockingjay

Eve geldiğimden beri acınası seviyelerde az kitap okudum ve bundan çok utanıyorum.
Toplamda üç kitap okudum sanırım. Bunlardan ikisi de Ateşi Yakalamak ve Alaycı Kuş. Orijinal adlarını doğru yazıp yazmadığımdan emin değilim bu arada.
Ben anlamadım bu kitap serisinin neden bu kadar popüler olduğunu. Babam bile okumuş, benden filmini indirmemi istedi.
Kitaplar gittikçe kötüleşiyor bence. En iyisi ilk kitaptı(ki onu da çok beğenmedim).
İkinci kitapta kahramanımız Katniss çeyrek asır oyunları için bir kez daha arenaya gidiyor. Bu sefer oyun tamamlanmadan çıkıyor ama. Çünkü isyan başlamış. Geçmiş isyanda yok olduğu düşünülen 13. mıntıka aslında varlığını yer altında sürdürmekteymiş. Onun öncülüğünde bir isyan var, ama kitabı okuyanın olaylardan haberi yok! Kitabın neredeyse ilk 2/3'ü Katniss'in evinde geçirdiği sıkıcı zamanı anlatıyor. Kalan 1/3'lük kısımda da oyunlara katılıyor.
Tüm üçüncü kitap boyunca Katniss'in 13. Mıntıka'da bir oraya bir buraya dolaşmasını okuyoruz. Gidiyor iki çekim yapıyor, geliyor Gale ile yakınlaşıyor, televizyondan gelişmeleri izliyor, bu durum böylece sürüp gidiyor.
Bir de isyan isyan tamam ama, yine aynı şey. Başta yine zalim bir lider. İşler nasıl düzelecek, ne olacak açıklayıcı bir anlatım yok. Eee neymiş, Katniss ve çocukları yine ormanda dolaşırmış, Katniss ile Peeta evlenmişmiş. Zaten Katniss içimi baydı içimi! Yok bir onla öpüş bir onla koklaş, bir de ki Gale olmadan yaşayamam Peeta ah Peeta. Alacakaranlıktaki Bella yaratığı kadar sinir bozucu değildi ama yine de içim bayıldı son sayfaya kadar olan kararsızlıktan.
Kitaplar beni sıktı, kısacası.
Tembelliğin dibine vurmuş durumdayım. Bir postu kaç haftadır yazamadığım için kendime aferin demek istiyorum.